Türk Budizmi

0
435

Foto: Uygur Türklerine ait Buddha Heykeli. 8.yy. Urumçi Doğu Türkistan.

Buddha’nın Türkçe adı BURHAN’dır. Budha göçebe ve savaşçı Sakya soyundandı ve savaşçı bir hükümdar oğlu olduğu söyleniyordu. Orta Asyalı göçebelerden biri olan, “Sakyalar Hakimi” ve Budha’nın da bağlı olduğu kabilenin hükümdarları Türk olarak bilinirdi.

Türk İslam mistisizminde Budizm BURHANİLİK adı altında devam etmiştir.

Hakanlarının Türk olduğu bilinen Kuşhan Devleti, Hunlar, Göktürkler ve Uygurların Budizmi benimsedikleri bilinir. Fakat Budizm’e bağlı, barışçıl ve hümanist insanlar olan Türkler, savaş zamanlarında saldırılara karşı koyamadıkları için bu dinden vazgeçmek zorunda kalmışlardır.

Altaylılar tüm tarihleri boyunca imparatorluk kurucusu, fatih, teknoloji ve düşünce tüccarı olmuşlardır. Başka uygarlıklarla kaynaşmışlar, hatta kendi uygarlıklarını kurmuşlardır. Bu aşamadan sonrada önceki dönemlerde edindikleri kimliklerini kaybetmemişlerdir. Zerdüşt, Manici, Budist, Nesturi, Musevi, Taocu, özelliklede Müslüman olmuşlardır.” Jean Paul Roux.

Jean Paul Roux’un söylediği gibi, Orta Asya’daki göç ve ticaret yolları, Türklerin pek çok din ile tanışmışlarını sağlamıştır. Benimsedikleri dinin ritüellerini yerine getirmişler, o dinin söylence ve geleneklerine uygun hareket etmişlerdir. Ve elbette Orta Asya bozkırlarında at koştururken, bu din ve mitolojilerin taşıyıcısı da olmuşlar ve yaymışlardır. Fakat, geçmişteki dini kimliklerini de kaybetmeyerek, yeni dinin içinde bir şekilde muhafaza etmişlerdir. Bu, Eliade’nın “Hiç bir din yerinde bitmemiştir” sözünü akla getirir. Ona göre hiç bir din bütünüyle yeni değildir, bir sonraki din, bir önceki dinin anılarını muhafaza eder.

Bu bağlamda hemen akla şu soru geliyor. Türklerin Budizm ile tanışmaları ne zaman olmuştur?.
Budha’nın M.Ö. 563-483 yıllarında yaşadığı varsayılır. Ancak onun bilgeliği 200-300 yıl sonra yazıya dökülmüştür. Budha’nın tarihi bir kişilik olup olmadığı ya da üzerine atfedilen efsanevi anlatıların, ne kadarının gerçek ne kadarının ondan önceki geçmiş mitolojik çağlara ait söylenceler olduğu tartışılabilir. Hatta hangi milletten olduğu dahi kesinlik kazanmamıştır.


Budha göçebe ve savaşçı Sakya soyundandı ve savaşçı bir hükümdar oğlu olduğu söyleniyordu. Ve kendisine dünya hükümdarı payesi de vermişti. Orta Asyalı göçebelerden biri olan, “Sakyalar Hakimi” ve Budha’nın da bağlı olduğu kabilenin hükümdarları Türk olarak bilinirdi. Budha’nın Moğol ırkından bir Sakyalı olduğu da söylenceler arasındadır. Doğduğu yer Lumbini, bugünkü Nepal sınırları içindedir.

Budacılık İç Asya’da göçebe kökenli çevrelerde, Hiungnu, Hun (M.Ö. 2-M.S. 5 yy.) ve Kuşhan (M.S.1-5.yy.) medeniyetinde gelişmişti. İlk Köktürk ve Batıtürk kağanlarının hanımları Budist’ti ve Budist abideler yaptırmışlardı.

Kuşhan Devleti’nin kurucu hakanlarının Türk Soyludur ve Hintliler Türklere “Turuşka” adını vermiştir. Hintliler aynı adı hem Kuşhan hükümdarlarına, hem de Gazne Türk hakanı Sebük Tegine vermekteydi. 18. yüzyılda F.S. Growse tarafından yazılmış, “MATHURA A DISTRICT MEMOİR” adlı kitapta Kuşhan’lar ile ilgili metinde şu ifade yer alır. “There, too, the three kings Hushka, Jushka, and Kanishka, born of Turushka descent, monarchs of eminent virtue. In their exalted reign a great part of the region of Kashmir was occupied by peripatetic Buddhist ascetics.

“Hushka, Jushka, and Kanishka (Kuşhan Hakanları) Turuşka yani Türk asıllıdır. Seçkin ve Erdemli hükümdarlardır. Keşmir, Onların yüce saltanatı içinde, Budist rahipler tarafından işgal edilmiştir”. Buddha dini Kuşan medeniyeti ile birlikte Türkistan’a girmiştir.

Hint kaynaklara göre, kurucularının Turuşka-Türk soylu hakanların olduğu Kuşhan İmparatorluğu devrinde Budist sembol ve simgeler çok etkileyici idi. Aynı simgeler Ak-Hun devrinde de devam etti. Kabulistan Türk Şahi Tigin Devleti kağanları da Budistti. Barha Tegin 680’li yıllarda Türk Şahi Tegin devletinin başındaydı. Tarihçi el-Biruni (973-1048) ilk Türk Kabil Şahının adını Barha Tegin olarak kaydeder.


Budizm milattan önceki devirlerden itibaren Kuşhan medeniyeti ile birlikte Türkistan’a girdi. Bazı Güney Hunları ve Göktürklerin atası sayılan Çinlilerin Tsu-k’ü adını verdiği Hun boyları 4 yy.’da Budizmi benimsedi.

401 yılından itibaren Tsü-k’ü Hunları Gansu-Kansu ve Turfan içinde devlet kurdular ve Buddha dinine bağlı kağanlar tarafından idare edildiler. Çin hükümdarı, Budizm’e bağlı, barışçıl ve hümanist insanlar olan Tsü-k’ü devletine hücum edince, Kansu’da yaşayan Türkler kendilerini savunamadılar. Turfan ve Kansu’da yenilgiye uğrayınca Altay’a göç etmek zorunda kaldılar. 1oo yıl sonra Tsü-k’ü Hunlarının çocukları olan Köktürkler, Juan Juan’ların “Esir Demircisi” olarak yaşadılar. Daha sonra Juan Juan’ları ve diğer Orta Asya devletlerini de yenerek, Çin’den Bizans’a ve Fars’a kadar büyük bir imparatorluk kurdular.

Türkler, tarihi kayıtlara göre Budizmden bir türlü vazgeçemeyecek ve dönem dönem bu dini benimseyeceklerdi. Çinlilerin ona verdiği isimle T’opa ve Bugut yazıtındaki adıyla Taspar Kağan Budacıydı. Taspar Kağan Budist dinin gereği et yemezdi.

Kaşgari, Tabgaçları Türk boylarından biri olarak tanıtır. Tabgaçlar Taspar Kağan (To-pa Siun) döneminden (452-465) başlayarak Budizm’i devlet dini haline getirmişlerdi. Tabgaçların ve aynı soydan gelen boyların, kuzey Çin’e hakim olduğu 4. ve 6. yüzyıllarda ortaya çıkan Budist sanatına Çin’li Sung-yun, “HU Sanatı” yani Türk sanatı demekteydi. (Çinliler Türklere “Hu” adını verir.) Yani bu sanatı Xiongnu (Hun) soyundan gelen milletlere bağlamaktaydı. 556-572 tarihlerinde Çin Hükümdarı başkentine Türklerin kullanımı için Budist bir tapınak inşa ettirmişti.

6. yüzyılda Sogd’ca yazılmış olan “Bugut Yazıtı” Budizm ile ilgilidir. Yazıtta bu inanca katılması için Bumin Kağanın ruhunun çağrılması gibi ibareler vardır. Göktürk Kağanı Mu-Han’ın ardılı ve Bugut yazıtını yazdıran Taspar Kağan, Budizm’i kabul etmiş ve bu dine sıkı sıkıya bağlanmıştı. Onun döneminde Buddha heykelleri yaptırılmış ve tapınaklar inşa ettirilmişti. 574 yılından sonra Çin’deki baskıdan kaçan Budistler Taspar Kağana sığınmışlardı.

Tüm bu geçişler için İstemi Kağan ve Bumin Kağanın ruhsal anısına başvurulmuştur. Değişim ve geçiş dönemlerinde kökene dönme ve ataların bir şekilde anılması, ruhsal açıdan bakıldığında değişimi olanaklı kılar ve kolaylaştırır. Türkler din değiştirirken Ataların ruhlarına danışarak onlardan izin almışlardır. Bu tamamen Türklerin “Atalar” tapımı ile alakalıdır.

Türk kağanlar gerek duygusal gerekse siyasi nedenlerden ötürü Budizme eğilim gösterse de, “Atalar” dinini ve bu dinle bağlantılı geleneksel inanç ve ritüelleri asla terk etmemişlerdir.

Bilge Kağan Türk imparatorluğunun yeniden derlenip toplanması döneminde duvarlarla çevrili bir şehir inşa etmeyi düşünürken, Tonyukuk onunla tartışarak bu isteğinden, “Buddha ve Lao-tseu insanlara yumuşaklığı ve alçak gönüllülüğü öğretmektedir. Bu öğretiler savaşçılara yaraşan meziyetler değildir.” diyerek vazgeçirmiştir. Çünkü Türklerde Alplık kurumu olmasa, diğer milletler tarafından kolayca yok edilebilirlerdi. Fakat Bilge Kağan bu dönemde kendi ilini surlar ile çevirerek Budist mabetler de yaptırmıştır.

Türkler ne zaman barışçıl bir din olan Budizmi benimseseler, etrafındaki milletler tarafından yok edilme tehlikesi ile karşı karşıya kalmışlardır. Türklerin geçmiş tarihinde Tsü-k-ü Hunlarının yok edilişi Bilge Tonyukuk’un Bilge Kağanı bu dinden vazgeçirmeye çalışmasını haklı gösterir.

Bu tarihlerden sonra güçlü bir milliyetçilik düşüncesi ile birlikte Sogd dili de terkedilmiş ve her alanda Türkçe kullanılmaya başlanmıştır. Xiongnu’larda da görülen, Tengri kavramı ile birlikte Türklerin öz kozmolojisi olan Gök, Yer ve Su gibi kutsallar da vurgu kazanmıştır.

Uygurlara Budizm 630’lu yıllarda tesir etmeye başladı. 778-779 tarihlerinde iyice yerleşti. Uygurlar ile birlikte, Karluklar ve hatta kuzey Türkleri de kitleler halinde Budizmi benimsedi.

Budizm’in Orta Asya’ya yayılması, doğal olarak Türkleri bu dinle karşı karşıya getirmiştir. Budist din adamları bozkırlarda yaşayan insanları bu dine davet etmekteydi. Rus bilim adamlarına göre, bu dinin bozkır birliği fikrini gerçekleştirebileceği düşüncesi, Altay toplumlarında özellikle 570-590 yılları arasında, Budizm’in birdenbire patlamasına neden olmuştu.

Çin başkentindeki Budacı tapınaklara, Türk Uygur Budist rahipler görevlendirilirdi. Çin devletinde Budist mabetleri Uygur rahipler yönetirdi. Sonraki yıllarda Budizm Mani dini ile birlikte yaşamaya devam etti. Uygur Mani dini rahipleri beyaz renkli kıyafetler giyerdi. Çinliler bu yüzden bu dine “Beyaz Buda Dini” adını verirdi.


Budizm Doğu Türkistan’da Uygurlar arasında 14.yüzyıla kadar devam etti. 1314 yılında Budacı rahip Kalamari, tarihçi Reşüdiddine Türkler açısından çok önemli olan şu sözleri söyler. “Türklere gelince. Onlar başından beri Buda Sakya-muni milletidir. Şimdi bazıları Müslüman oluyor. Ama o yörede ve onların hudutları içinde sayısız Buda Mabedi vardır.”

662 yılında Gandrayı ve İran illerini fetheden Batı Göktürk imparatoru ve Karahanlı Türk devletinin de atası kabul edilen T’ong Yabgu Budistti. 932 yılına kadar Budist dine bağlı olan Karahanlılar, Budist tapınaklara Burkan Orun adını verdiler. (Orun taht anlamına gelir.) Bu tapınaklar 4 yön sembolizmi ile bağlantılı olarak, yeryüzünü ifade edecek şekilde ana yönlere göre konumlandırılmıştı. İslami benimsedikten sonra ilk camileri bu tapınaklar üzerine inşa etmişlerdir.

Türk Budist Kozmoloji ve Mitolojisi

Kozmolojik ve mitolojik benzerlikler açısından Türk mantık ve düşünce sistemi ile Budist inanç ve ritüeller arasında ortaklıklar çoktur. Türk Budist mitolojiler eski Türk mitolojileri ile kaynaşmıştır.

Türklerin “Atalar Dinindeki” geleneksel evren düşüncelerinde olduğu gibi, Burkan dininde de Gök ve Yer-Su dikotomisi vardı.

Türklerin, yeryüzünü ayakta tutan ve taşıyan, dünyanın merkezi olarak kabul ettiği Altay dağının yerini Sumeru dağı almıştır. Güneşin ve Ay’ın bu dağın etrafında döndüğü düşünülür. Türk mitolojisinde Altay dağı dünyanın merkezindedir ve gökyüzünün merkezi kabul edilen Kutup Yıldızı ile kozmik olarak iletişim halindedir. Altın Dağ olarak da isimlendirilen Altay dağı 33 katlı olarak kabul edilir. Aynı düşünce Türk Budizminde de devam etmiş ve Sumeru dağı 33 katlı olarak görülmüştür.

Sumeru dağından gökyüzüne Hayat Ağacı yükselir. Bu kozmik merkezler yeryüzü ile gökyüzünü birbirine bağlar ve Tanrı ve insan arasında iletişimi sağlar. Sumeru dağında yarı insan yarı hayvan kutlu mitolojik hayvanların yaşadığı düşünülür.

Sumeru dağının bir balık üzerinde durduğu varsayılır. Bu dünya tasavvuru eski Türk “Atalar” düşüncesindeki merkeze yerleştirilen ve yer-kara ile ilişkilendirilen öküz ikonografisi ile birleşerek, İslami kültür çevresinde de devam etmiştir.


Buddha’nın mensup olduğu hanedan Ongun’u, Aslan ya da Tibet Budizminde olduğu gibi Ak Bars (Kar leoparı) idi. Türk Alp’larının da ongun hayvanlarından biriydi. Budist ikonografide Buddha Aslan üzerine binmiş biçimde resimlenir. Aynı kavram Hacı Bektaş-ı Veli ile anlatılan menkıbelerde ve resimlerde de vardır.

Türk Budizminde Ajun-Acun dünya anlamına gelir. Kaşgari Acun Beyi tabirini Alp Er Tunga için kullanır. (Tunga aslan ve kaplan cinsinden bir hayvandır.) Alp Er Tunga’ya ait mitolojide oğlunun adı Bars olarak geçer. Uygur Budist sanatında Türk Alp’lar üç çatallı kargı tutar vaziyette ve kargıya üç “Bars” kuyruğu bağlanmış olarak ifade edilir. Bu işaret sadece Uygur Budist sanatına özgüdür. Alp’ların haleleri ise “Hilal” şeklindedir.

Ayrıca güneş, güç ve iktidar ile bağlantılı bir başka sembol olan aslan, Tibet Budizminde “Kar Leoparı” yani “Ak-Bars”, Buddhanın makamı sayılan üzerinde oturduğu ve binek olarak kullandığı tahtı sayılırdı.

Türk ikonografisinde Aslan-Öküz mücadele sahnesi önemlidir. Işığın karanlığı mağlup etmesini anlatır. Aslan Güneş ile Boğa-Öküz Ay ile ilişkilendirilir. Bu ikisi gündüz ve geceyi de sembolize eder. Aslan gündüz ve ışık ile ilişkilendirilir, karanlık ile mücadele eder, Öküz ile sembolize edilen karanlık ve cehaleti yener. Aynı sembolizm Türk Selçuklu sanatında da devam etmiştir.


Güneşin sembolü sayılan Aslan, Astroloji ile de bağlantılı olarak Köktürk devrinde Budacı düşünce ile bağlantılı olarak görülürdü. Köktürk devrine ait mezarlarda çift aslanlı Buddha tahtları bulunmuştu.

Tarih sahnesine Türklerin çıktığı ilk andan itibaren, Chou’lar, Hun’lar ve Tabgaç devletleri döneminde, Gök Tengri düşüncesi ile birlikte Güneş ve Ay tapımı da önemli idi. Türk Budist ikonografide kullanılan beyaz ve kırmızı haleler Güneş ve Ay tilgenlerini sembolize eder. Budist rahiplerin başının etrafındaki kırmızı haleler “Kün Tengri Tilgeni” olarak isimlendirilir. Ay tilgeni ya da halesi beyaz renktedir ve çoğunlukla hilal şeklindedir.

Budist sanat geleneğinden gelen, “Hale” ikonografisinin kullanımı Türk Selçuklu sanatında da devam etmiştir. 9 sayısı Türklerin Evren düşüncesi ile ilgilidir. Budizm’de de gök katları 9’dur. Güneşin sayısı da 9’dur. Köktürk döneminde kağanlar güneşi şahit göstererek ant içerdi. Cengiz Kağan Burkan Haldun dağına çıkarak, güneşi 9 kez diz çökerek selamlardı. Buddha evrenin hükümdarı niteliği ile Güneş ile özdeşleştirilir. İkonografilerde çoğu zaman Güneşi de sembolize eden açılmış lotus çiçeği içinde gösterilir. Buddha’nın Orta Asyalı bir Sakyalı olduğu ve Sakya simgesinin Güneş olduğu rivayet edilir. Güneş kahramanları ile ilgili mitler özellikle göçebe çobanlar, Türk-Moğollar arasında çok yaygındır. Ay ve Güneş tanrıları atlı göçebe Orta Asya halkları ile ilgiliydi. Budist resimlerde Güneş ve Ay’ı taşıyan atlı araba sürücüleri, atlı göçebe kıyafetinde çizilirdi. Budizmdeki “Güneşin Oğulları” ve “Ay’ın Oğulları” tabiri büyük olasılıkla göçebe kültürü ile alakalıydı.

Güneş ve Ay kavramları Kuşhan ve Ak-Hun devrinde de devam etti. Türk Uygur kağanlar Güneş ve Ay’dan kut alırdı. Türk tarihinin her döneminde Gün-Ay tamgası ikonografik sembol olarak kullanılmıştır.

Oğuz Kağan destanında Güneş bayrak olarak düşünülmüş ve evrensel hakimiyet sembolü olarak sunulmuştur. Oğuz’un oğulları arasında Gün-Han ve Ay-Han bu anlamda kozmik nitelikli kağanlardır.

Göktürk mitlerinde ilk ateşi-ocağı yakan ve kendi milletine adını veren Türk atanın, ilk Ateş-Güneş inancını başlattığı düşünülür.

Türk evren tasarımında, Büyükayı Takımyıldızı Güneş ve Ay’ı taşıyan, mevsimleri ve zamanı oluşturduğu düşünülen, bir sürücünün sürdüğü at arabasına benzetilir. Güneş ise bu at arabasının tekerleği ile ifade edilirdi. Bu bağlamda Büyükayı Takımyıldızının zamanı sürdüğü düşünülür. Büyükayı Yedigen, Yelbegen gibi isimler ile anılır ve 7 başlı ejderha kavramı ile de alakalıdır.

Ejderha Türk mitolojisinde zaman Tengrisi olarak anılır. Büyükayı Takımyıldızının 7 yıldızına 7 Hanlar adı da verilir. Moğollar ona 7 Buddha Türkler 7 Kardeşler Burcu der. Budizm’de Büyükayı Takımyıldızı Buddha’nın makamı olarak kabul edilir. Türk Uygur Budist mabetlerde Yitiken adı da verilen bu takımyıldız için mum yakılır. Büyükayı Takımyıldızı ile de bağlantılı olabilecek 7 dallı şamdanlar Türk Budist ikonografide de vardır.

Budacılıktan Türklere geçen Gök Ejderi kavramı, Kültigin mezar anıtında ve Selçuklu mezar anıtlarında görülür. Budizm ile Türk kozmoloji düşüncesi arasındaki benzer kavramlar dikkat çekicidir. Büyükayı takımyıldızının ikonografik görüntüsü olan ve 4 yön-4 mevsim gibi döngüleri ifade eden “Swastika” Buddha’nın gönlü-kalbi olarak bilinir. Türkler ona “Çark” ya da “Çarkıfelek” adını verir. Bu çark bir merkez ve Tanrının kapısı sayılan Kutup Yıldızı etrafında döner.

Güneş tilgeni at arabası tekerleği şeklindedir ve Türkler ona Çakır ya da Çakra adını da verir. Büyükayı Güneşi taşıyan at arabası olarak düşünülür. Çakra Türkçe bir kelimedir ve Budizmde de aynı isimle yani Çakra olarak devam etmiştir. Uygur Türkleri Çakır ve Tilgen tabirlerini dünya etrafında dönen gezegen, Güneş, Ay ve gezegen gibi ışıklı cisimler için kullanmışlardır.

Budist felsefede de aynı Türk düşüncesinde olduğu gibi, yaratılış bir merkez sayılan Kutup Yıldızından başlar. Oluşumun bir silsile şeklinde, yukarıdan aşağı yeryüzüne, yeryüzünde ise bir merkezden perifere doğru yayıldığı kavramı vardır. Anadolu’da bu yıldıza “Kuluçka Yıldızı” adı verilir. Kutup Yıldızı Buddha’nın makamıdır ve Türk Budist mitolojisinde dünyayı Burkan-Burhan yaratmıştır.

Buddha ile ilgili anlatılan kozmolojik mit şöyledir. Doğar doğmaz Bodhisattava ayaklarını yere uzattı, kuzeye döndü, 7 adım attı ve Kutba ulaşıp şöyle bağırdı. “Dünyanın tepesindeyim, dünyanın ilk doğanıyım”. Bu şekilde kozmik zirve ve yaratılışın başlangıç yeri sayılan Kutup Yıldızına ulaşarak, zamanın başlangıcı ile birlikte var olduğu düşünülmüştür.

Tanrıya ulaşan, kozmos ile bütünleşen ve ilk kozmik insan Buddha olarak kabul edilir. (7 sayısı da mitolojik bir sayıdır ve gök katları, 7 gezegen ve 7 hanlar ile bağlantılıdır.)

Türklerin öz mitolojisinde Kutup Yıldızı Tanrının kapısı sayılır. Türk şamanlar kutsal gök bineği olan “Geyik” ile bu kapıya kozmik yolculuk yapar. Tanrı ile iletişim bu şekilde sağlanır. Merkez, teklik ve yaratılış kavramı ile bağlantılı olan Kutup Yıldızı, Türk tasavvufundaki “Kutup-Gavs” kavramı ile de yakından ilişkilidir. Buddha’nın makamı kabul edilen Kutup Yıldızı, Türk-İslam felsefesinde Tanrının yeryüzündeki en büyük halifesi şeklinde, yani Kutup kavramıyla devam etmiştir.

Kutup Yıldızına “Geyik Yıldızı” adı da verilir ki, Buddha’nın geçmiş yaşamlarında geyik olarak doğduğu ve avatar hayvanının geyik olduğu düşünülür. Budizmde geyik vuranlar bu nedenle günahkar sayılır. Sıgun geyikler Buddha ile özdeşleştirilir ve kutlu sayılır. Sıgunlar Bey’i ya da Altın Renkli Sıgunlar Bey’i olarak Budist söylencelerde adı geçer.

Kutad-ku Bilig’de hükümdarlara “Sıgun” olarak hitap edilir ve devlet kut’u da geyiğe benzetilir. Köktürk kağan tamgası olan dağ keçisinin adı da Sıgundu. Sıgun geyik tek boynuzlu geyik olarak da düşünülmüştür. Hükümdar ongunu sayılan Sıgun geyik avı yasaktı. Sıgun geyiğin Sıgun otu yiyerek ölümsüz olduğu düşünülürdü. Türklerde ebedi yaşamın simgesi idi. Sıgun geyik ile efsaneler Göktürk mitlerinde anlatılır. Günümüzde de Türkler tarafından geyik avının iyi sayılmaması, geyiğin Budacı kültürdeki kutsallığı ile ilgili gibi görünüyor.

Kutup yıldızının yeryüzündeki izdüşümü kutsal kabul edilen Hayat Ağacı ya da Bengütaş adı verilen, merkez sembolizmi ile bağlantılı şeylerdir. Buddha ile ilgili anlatılarda onun “Sala” ağacının altında doğduğu ifade edilir. Türk mitolojisinde Ağaçlar ruhların gelip gittiği yer olarak görülür. Türk sanatında Hayat Ağacı daima dallarında ve tepesinde ruhları sembolize eden kuşlar, köklerinde Hayat Suyu ile birlikte resimlenir. Hayat ağaçları Türk Budist ikonografide 7 dallı olarak gösterilir.

Budist mitolojideki yeraltı Tanrısı “Yama” Türk mitlerindeki “Erlik” ile birleşir ve Erlik Yama” adını alır. Budizm ile bağlantılı bir başka mitsel figür, Tanrıça Anahita-Nanaia’dır. Kuşhan Tanrıçası Nanaia’nın başının üzerinde Hilal içinde üç nokta sembolü Türk runik harfidir ve “Ant” olarak okunur. Anahita 4 kollu olarak düşünülür. Sağ taraftaki bir eli ile Güneşi diğeri ile bir asa tutar, sol eli ile Ay’ı diğeri ile Ant Kadehi. Kadeh Tanrıça Umay figürlerinde de görülür. Umay süt ak gölden getirdiği hayat suyunu-sütü bebeklerin ağzından damlatarak onlara ruh verir.


Budist ikonografilerde Türklerin Tamga ve Runik harflerinin prototipleri de görülebilir. Benzer simgelere Xiongnu Noin Ula kurganındaki Hun karakterlerinde de rastlanır. Ant, Çintemani, Çark, 6 uçlu yıldız, ve hatta Türk halı ve kilimlerindeki mandala sembolleri bunlardan bazılarıdır.

Mandala adı verilen, 4 yön ve yeryüzünü ifade eden kare ve Gökkubbeyi sembolize eden dairenin eşlik ettiği kozmolojik tasarımlara Türk Budizminde “Mantal” denir.

Türk çevrelerinde yılbaşı, Budha’nın doğumu kabul edilen 8 Mayıs günü, “Çeçklig Ay” adı verilen ayda kutlanırdı. Türk Budist takviminde çiçek açma zamanı yılbaşı sayılırdı. Göktürkler 6-8 Mayıs tarihlerinde çalılıkları ateşe vererek bu dönemi kutlardı. Günümüzde aynı tarihlerde Hıdrellez adını verdiğimiz bahar bayramını kutlarız.

Budist ikonografi Türk sanatında, tüm Türk devletlerinde, Selçuklu ve Osmanlı’da da devam etmiştir. Türk Budist minyatür sanatında Hand Mudra adı verilen ikonografik el sembolleri Osmanlı padişahlarının portrelerinde görülür.


Buddha, Sanskrit dilinde “uyanmak, idrak etmek, bilinçlenmek” anlamına gelen “budh” fiilinin geçmiş zaman kipidir. Buddha adı, “uyanmış, idrak etmiş, bilinçlenmiş” anlamına gelir.

Türkçe olan Sak kelimesinin verdiği anlamda aynıdır. Türkçe Sak uyanık duygulu bilgili zeki, anlamında kullanılır. Sakyalı Buddha, Sakyalar Hakimi, Buddha Sakyamuni kelimeleri ise Sak’ların, yani aydınlanmış bilge insanların ülkesinden olan, anlamında kullanılmış olabilir.

”But” kelimesi “Bud”, “Buddha” manasına gelir. “Bir gün bir but-hâneye girdim”. Budahane adı da verilen Budist tapınaklar, Puthane ve Put olarak Türk dilinde varlığını korumuştur.

Türk Budizminde Buddha’ya Burhan yada Burkan adı verilir. Budizm, Burhanilik adı altında Türk İslam tasavvufunda da devam etmiştir.

Türk Uygur Budist mitolojisinde Sansar adı verilen ve Türk tasavvuf felsefesinde Devriye ya da devir olarak süren düşünce, “Yeniden Doğuş” ile alakalı inanıştır. Türk düşüncesinde de insan ruhu “Dönen” varlıklar arasındaydı. Hint Budizminde “Samsara” adı ile anılır ve Uygur Türkleri buna Sansar ya da Sangsar adını vermişleridir. Uygur Budizminde “Ruhların Dönüşümü Tekerleği” Sansar Çarkı olarak isimlendirir. Sansar Kakım cinsinden bir hayvandır. Kakım Uygur Türklerinde Ata Ruhlarını sembolize eder. Bazı Uygur fresklerinde elinde Sansar ya da Kakım tutan ve Pars postu giymiş Alplar görülür. Yeniden doğuş düşüncesi ile bağlantılı ve ata ruhlarını sembolize eden bu hayvan Türk ikonografisinde de yerini almıştır. Türk Osmanlı Padişahlarının kaftanlarında da bu hayvanın kürkü kullanılır.

Eliade’ya göre; esrimeli Şamancıl inisiyasyon ritüellerinde şamanın kılavuzu “Sansar-Kakımdır”. Şamanları yeraltı dünyasına götüren ve ona rehberlik eden hayvan Kakım-Fare ve Sansar türünden hayvanlardır.

Çintemani adı verilen motif, Buddha’nın üç mücevheri olarak Budist ikonografide de yer alır. Ayrıca Türkçe “Ant” okunan piktogram, Türk runik harflerinden biridir. Çintemani ve Ant işareti Türk kağanlık ve hükümdarlık sembolü olarak Osmanlı dönemine kadar kullanılmıştır.