Sürülerin koruyucu tanrıçası “PALES”in doğuşu

0
1014

İstanbullu bir ailenin kızı olarak dünyaya geldim. Orta ve lise tahsilimi İngiltere’de kız okulunda yatılı olarak tamamladım. Üniversite eğitimimi yine İngiltere’de pazarlama üzerine yaptım.

1990 senesinde Türkiye’ye döndüm. Birkaç işte profesyonel olarak çalıştıktan sonra danışmanlık şirketim Çavuşoğlu-Davis’i kurdum. Yabancı ortaklı şirketimde, yönetim danışmanlığı, iletişim eğitimi ve eleman yerleştirme işleri yapıyorduk.

10 sene evvel eşimle evlendim. Hiç aklımızda yokken 3,5 sene evvel eşimin babasının rahatsızlığı nedeniyle, doğduğu şehir olan Antakya’da kendimizi bulduk.

Hayatımda küçük şehirde hiç yaşamamış bir kişi olarak ilk başta çok zorlandım, her şey bir başka idi, hayat epey bir sene geri gitmişti adeta, ancak eşimin ailesi ve edindiğim dostlarım sayesinde bu şehirde yaşamayı becerdim. Sonra verimli zaman geçirmek için bir arayışa girdim. Bu süreçte Antakya’nın çok ciddi değerleri olduğu, ancak bir standart olmadığı için bunların pek şehir dışına satılamadığı veya tanınmadığını gözlemledim.

Eşimin çiftliği Suriye sınırındadır. Suriye’deki otorite boşluğundan kaynaklanan kaçakçılık genelde bizim ve etrafımızdaki çiftçilerin arazilerinden yapılıyordu. Bir gün hudut komutanı eşimin ziyaretine geldi ve yakalanan canlı hayvanlar için geçici olarak yedieminlik yapıp yapamayacağını sordu. Çiftlikte mevcut ahır, personel ve tesisler yeterli olduğundan eşim kaçak yakalanan ama yoğunluk nedeniyle itlafı anında mümkün olamayan bu büyükbaş hayvanların bakımını üstlendi. Bir kaç gün sürebileceğini düşündüğümüz bu iş, sürecin uzamasıyla bize yeni bir ufuk açtı. Bedelsiz baktığımız bu birkaç hayvan sayesinde hayvancılığı öğrendik. Karantinayı öğrendik. Hayvan hastalıklarını, korunma yollarını ve mücadeleyi öğrendik. Çiftliğimizde doğan birkaç yavru, bize süt inekçiliğinin kapılarını açtı.

Eşim bu süreçte hayvan alımına başladı. Bir anda, 1970’lerin modern ama günümüz şartlarında ilkel kalmış çiftliğimizde ineklerimiz ve pazarlanmakta zorlandığımızdan ne yapacağını bilmediğimiz sütlerimiz oldu. Çünkü satılan sütlerin bedeli, yemlerin bir kısmını çiftliğimizde yetiştirdiğimiz halde hayvanlarımızın bakım giderlerine yetmiyordu. Ne yapabiliriz diye araştırmaya başladım ve katma değerli ürün yapmamız gerektiğine karar verip sütlerimizden peynir yapmaya karar verdim.

Antakya’ya gelin gelene kadar hiç tatmadığım, bazı yöresel, katkısız peynirler olduğunu keşfettim. Bu ürünleri hijyenik şartlarda üretip, başta İstanbul olmak üzere tüm Türkiye’ye satmaya karar verdim.

Böyle bir tesisi kurabilecek belki bir bilgi birikimimiz vardı ama yeterli maddi imkanımız yoktu. O noktada KOSGEB’in yeni girişimcilere desteklerinden haberdar oldum. Girişimci kursuna gittim, çok çalıştım, araştırdım, projemi kaleme aldım ve benim bu günlere gelmeme vesile olan yatırım projem onandı.

Proje hazırlık aşamamda yapacağım çalışmalara bilimsel bir zemin hazırlama amacıyla Mustafa Kemal Üniversitesi ile temasa geçtim. Üniversitenin Gıda bölüm başkanı, süt ürünleri konusunda ihtisas sahibi Prof. Dr. Yahya Kemal Avşar hoca ile tanıştım. Coğrafi işaretleme hususunda yaptığı çalışmalarla tanınan hoca 17 senedir bu şehirde yaşıyor ve yöresel ürünler üzerinde ilmi çalışmalar yapıyordu. Bana yöresel ürünlerin pazarlarda hak ettiği yeri bulamadığından bahsetti. Bunun sebebinin üretim standardı ve hijyene önem verilmemesi olduğunu söyledi. Bu bizim misyonumuzu oluşturdu.

Şehirdeki evimin altında, butik üretim yapan yöresel ürünleri kapış kapış satılan ve hatta önceden sipariş edilen 40 senelik bir peynirci beyle bir sene istişarede bulundum. Kendisinden yöresel artizan peynirlerin nasıl üretilmesi gerektiğini personelime öğretme ve üretimime bir standart getirmeme yardımcı olma sözü aldım.

Henüz imalata başlamadan, ev şartlarında ürettiğim numuneleri, her biri ayrı bir gurme olan aile büyüklerine tattırıp onaylarını aldıktan sonra Metro Gross marketlere sundum ve onlara ürünlerimi pazarladım.

Sıra üreteceğimiz ürünlere isim bulmaya geldi. Uçsuz bucaksız Suriye dağlarına, büyük bir yerleşim birimi olan Idlip şehrine ve geniş zeytinliklere bakan çiftliğimize kapandım. Araştırmalarıma başladım. Sonunda bu toprakların dokusunda olan medeniyetlerden Antik Roma imparatorluğu döneminde sürülerin koruyucu ve bereket tanrıçası olan “Pales” ismini buldum. Pales ayrıca bu doğu Roma şehrinin koruyucusu idi ve her sene 21 Nisanda festivali vardı. 21 Nisan aynı zamanda benim doğum günümdü.

Aynı şekilde imalathanenin üretim izni de 21 Nisanda çıktı !

Tesadüfler, hedeflediğim yolda tökezlediğimde ilerleme gücü verdi.

Kosgeb’de projem onaylandıktan sonra yatırım zamanı geldi. Bu gibi desteklerde masrafları önce sizin yapmanız, yaptığınız belgeli masraflar için kısmi destek talep etmeniz gerekiyor. Yani önce tüm masrafları siz cebinizden yapmak zorundasınız. Benim de bu yatırımların tamamını karşılayacak param yoktu. Eşim ve ailemin destekleri, düğünümde ve çocuğumun doğumda takılan ziynetler işimin başlangıç sermayesi oldu.

Tesisimin inşa aşamasında boş durmadım. Elimdeki mahdut sermaye ile çok lezzetli bulduğum, Antakya bölgesine ait zeytinleri Metro grubuna pazarladım. Ancak iş pazarlama ile bitmiyordu, şehrimiz her ne kadar bir ihracat şehri olsa da uluslar arası standartlarda gıda denetimleri geçebilecek bir gıda paketleme tesisi yoktu. Araştırdım. İzmir’de bir tesis ile anlaşıp, zeytinleri orada gıda ve ambalaj standartlarına uygun bir şekilde paketlettim.

Sonrasında niye dünya İtalyanların balzamik sirkesini bilsin de bizim nar ekşimizi bilmesin düşüncesiyle yine bu bölgeye ait Katırbaşı narlarından nadir olarak üretilen gerçek nar ekşisini şık şişe ve ambalajda Metro’ya pazarladım.

Bu arada işletmemde peynirlerin deneme üretimine başladım. Ürettiğim her yeni malı aileme ve arkadaşlarıma denetletiyordum. Haziran 2016 ayında ilk satışımı Antakya’daki bir yerel süpermarket zincirine ve Metro Gross marketlere gerçekleştirdim. O dönemde çiftliğimizden gelen günlük 250-300 kg sütü işliyordum. İşlediğim sütün parasını bile zor çıkarıyordum. Personel giderlerini ise sermayemden karşılamam gerekiyordu.

Daha sonra Adana’da yerleşik bir süpermarket zinciri olan Groseri’lere ürün satmaya başladık. İşin güzel tarafı özel ürün ürettiğimizin farkına varan firmalar bizi koruma altına alıp teşvik ediyorlardı.

Temmuz ayında ürünlerimi EATALY’e sundum ve onlardan da olumlu yanıt aldım. Ağustos 2016 ayında şirkete Ziraat Bankası hayvancılık kredisi ile 17 adet hamile düve (bir yıllıktan gebelik dönemine kadar olan inek) aldık. Hayvancılık için gerekli malzeme ve ekipmanları satın aldık. Kaliteli süt üretimi için hayvan konforu çok önemliydi. Ahırlarımızı modernize ettik. Artık çiftliğimizde hayvanlarımızın yemlerini yetiştirip, yetiştirdiğimiz yemlerle beslediğimiz hayvanlarımızdan kaliteli süt üretiyor duruma geldik. Bu arada hayvanlarımızı da çoğaltmaya devam ettik ve mini bir entegre tesis haline gelmeye başladık.

Bu arada Yahya Kemal hoca ile birlikte künefelik tuzsuz taze peynirin raf ömrünü 12 güne çıkarmayı başardık. Sade tuzlu yoğurdu geliştirip baharatlı tuzlu yoğurt üretimine başladık. Patent ve markalaşma sürecine başladık. Pales’in marka tesciline baş vurup onu da temin ettikten sonra İstanbul da Sarıyer adlı marketler grubuna, internet alışveriş sitesi olan Taze masaya, İstinye Park AVM’de yer alan Balcı şarküteriye, Nezih Gurme’ye Halkalıdaki Eva food’a, Samsun da Dafne gurme’ye, Dream grup’a, Ekol gıdaya Anadolu Peynirleri markası altında ve Ankara’daki Lival çiftliğine yine kendi markaları altında ürün vermeye başladık. Bir ziyaretimizde İstanbul’da kaliteli el yapımı dil peyniri açığını görüp, sulu haşlama dil peynirini de ürün gamımıza kattık.

Carrefour mağazaları bizimle temasa geçip ürünlerimizi yeni yapacakları bir projede belli başlı Carrefourlar’da satmak istediklerini ilettiler. Yakında onlarla bu özel proje kapsamında çalışmaya başlıyoruz.

Migros grubuna Anadolu lezzetleri markaları altında ürün vermeye başlıyoruz.
Metro grubu ile nar ekşisi ve tuzlu yoğurt la ilgili otel ve restoranlara özel bir projede birlikte çalışmaya başlıyoruz.

Geriye dönüp baktığımızda firmamız piyasaya çıkalı yedi ay olmasına rağmen, Antakya yöresine ait birçok ürünü, son tüketiciye, belli bir standartta sunup tanıtımını yapmaktayız.

Bizim doğal yöntemlerle, tamamen el işçiliğiyle imalatını yaptığımız, sürk peyniri, sünme peynir, künefelik peynir, haşlama peynir, tuzlu yoğurt hiç bir bölgede üretilmiyor. Yayık tereyağının tadı o kadar unutulmuş ki insanlar ürünümü, sütün kremasından yapılan, esans katkılı tereyağı ile mukayese edip, “bu tereyağı gerçek mi?” diye soruluyorlar.

Bence her şey den önemlisi hepimizin kendi vücudumuzu sağlıklı tutmak gibi bir borcumuz var. Artık sadece fabrikasyon ürünler yemek dışında vücudumuza, sağlığımıza iyi gelecek doğal katkısız ürünleri bulmak, talep etmek ve tüketmek zamanı.

Mart ayında Bodrum’da gerçekleşecek Slow Cheese peynir festivaline yöremizi temsilen davet edildik. Ürünlerimizi Ege’de de tanıtacağız. Oradaki çiftçilere, mandıralara peynirlerimizi nasıl yaptığımızı anlatacak, ürünlerimizi tattıracağız.

Beni rahatsız eden bir konu da çiftçilerimizin halhali zeytinlerinin ağaçlarını, verimliliği az diye kesip bölgemize ait olmayan Gemlik bölgesine ait Gemlik zeytinleri ekiyor olmaları. Bu çok büyük bir kayıp. Aslında kimin kaybı dersiniz? Bölgenin, Türkiye’nin kaybı. Bir ürünümüz daha yok oluyor.

Hepimizin görevi bu değerlerimize sahip çıkmak, pazarlarda yer alabilsinler diye denemek, denetmek.

Hiç bir şey anında sihirli bir değnek değmiş gibi gerçekleşmiyor. Zorlu, çakıl taşlı, bol tökezlenen bir yoldan geçiyorum. Bir hayalim var. Hayalime inandım. Bütün olumsuzluklara, çelme takmalara, uykusuz gecelere rağmen daha önümde gerçekleştirmek istediğim yığınla projem var.

Kanımca en büyük değerimiz içinde yaşadığımız, asırlar boyu farklı medeniyetlere kucak açmış ve bu medeniyetler sayesinde farklı kültürel birikimlerimizin olmasını sağlamış bu topraklar. Bunları bulup değerlendirip bir standarda getirip dünyaya sunabilmemiz gerekiyor. Asıl hedef keşfedilmemiş, unutulmuş yada özelliklerini yitirmek üzere olan değerlerimizi tekrar toplumumuza kazandırmak olmalı.

İnanıyorum ki bu değerlerimize sahip çıkmazsak ne ülkemiz nede bizler kalırız. Hepimiz taşın altına elimizi koyup bu ülkeyi hak ettiği yere getirmek için çabalamalıyız.